TAEKWON-DO

Taekwondo Nedir?

Mantığın döğüş sanatı olarak tabir edebileceğimiz Taekwon-Do,kelime olarak.el ve ayakla yapılan vuruşların ilmi,felsefesi anlamına gelir.Bunu şöyle açıklıyabiliriz.TAE.Ayak vuruşları,KWON: el vuruşları   Do.isebu döğüş sanatınıtatbiki esnasındaki izlenilecek yolun ve döğüşün felsefesi degerlerinin genel adıdır.Kişi istediği kadar esnek ,istediği kadar güçlü el ve ayak vuruşlarına sahip olursa olsun eğer do kurallarını uygulamıyor ve bu sporu sadece döğüş sporu olarak görüyorsa Takwondocu sıfatı taşıyamaz.Zira taekwondo bir saldırı değil 20 yüzyılı aşkın bir zamandan beri korede bağımsız olarak geliştirilmiş ve uluslararası çağdaş bir nitelik kazanmışolan savunma sporudur.Taekwondonun başlıca özelliği çıplak el ve ayaklarla rakibe karşı geliştirilen savunma tekniklerini içeren bir müsabaka sporu olmasıdır.
Taekwondonun tüm hareketleri.bu sporun düşmana karşı savunma amacıyle geliştirildiğinden  bu güne kadar,savunma ruhunun eğemen olduğu bir temel üzerine kurulmuştur.Dolayısıyla bu sporu saldırı olarak kullanan kimseler bu sporun ana ilkelerinden uzaklaşırlarki taekwondo caiması içinde yer alamazlar.Vucutlarının tüm organları ile ,kendilerini savunmak için süper tekniklerle eğitilmiş olan taekwondocuların yanlız fiziksel güçleri değil,dahada önemlisi kendlerine olan güvenleri,herkese karşı saygılı olmaları ve disiplinleri daha çok ön plana çıkar.Taekwondocu için bütün vucut bir savunma silahıdır.Saldırganları elleri yumrukları ayakları veya diğer organları vasıtasıyla kolaylıkla tesirsiz hale getirme yeteneklerine sahiptirler.
Taekwondo kişinin güven duygusunu geliştirmesi bakımından büyük öneme sahiptir.Kendine güvenen insanlar daha zayıf olanlara karşı alçak gönüllü ve hoşgörülü olurlar.Her kaba kuvvetin arkasında kişinin aslında kendi nefsini ve benliğini öne çıkarma duygusu yatar.Bazen sudan sebeplerle,korkunç cinayetlerin işlenmesinde sebep olan şey,o sebebin cisim olarak değeri değil,kişideki benliğini ispat duygusudur,
Taekwondocu bu nedenle kendini savunma ve karşıdakini berteraf etme konusunda eğitimli olduğundan asla kendini ispata kalkışmaz .Çünki ispatı zaten devletin verdiği diplomadır.Bu nedenle sabırlıdır.Hiç bir taekwondocunun sokak kavgalarına karıştığı ve bir kişiyi incittiği vaki değildir.Hatta basit arbedelerde taekwondocu,tokat yemeyi bile göze alır incinir ama gururu kırılmaz ve aldırmaz.Ne zaman cana kasıt olursa saldıranında iyiliği için müdahaleci olur.
Yeni başlıyan bir öğrenciye doğal olarak egsersizler ve disiplin ortamı zor gelebilir. Ancak sıkı ve disiplinli bir çalışma ile sonuca yaklaşılır. Bu sürenin uzunluğu manevi yapısına göre öğrencinin sabır ve dayanıklılığının göstergesi olarak bu vasıfları kazanmasını sağlar.Başarıya ulaşmak için öğrenci sabırlı ve dayanıklı olmak zorundadır.Bunun başka alternatifi olmadığına göre,başarabilen öğrenci belki farkında olmasada ,sabır ve dayanıklılık gibi gerçektende insanlığın ihtiyacı olan iki vasfa sahip olmuş olur
TAEKWONDO çalışmaları birkaç kısımdan oluşur.1=poomse  2=Hyank:Temel teknik kuralları,kültür fizik, temel teknik çalışması,ellik çalışması,ikili çalışma   3=Müsabaka    4=Kırış   tır. çalışmaya başamadan öğrenci salona ve hocasına selam verir.
salonda 1=sessizlik    2=sigara içmemek  3=salonda uygun kıyafetle dolaşmak  4=selamlama gibi do kuralları geçerlidir.

Taekwon-do akli ve ruhi beceriye dayanan,bedeni ve ruhi gelişmeyi sağlıyan, her yaştaki insana hitap eden bir ahlak sporudur.
Düşünülecek olursa;eğer Do olmasaydı,katı duygu ve düşünceye sahip kişiler ki , bu insanlıgın oluşundan beri vardır,öğrendikleri teknikleri ve çalışmayla elde ettkleri gücü günlük yaşantılarında hoşlanmadıkları kişilere uygulardı.Yine eger Do olmasaydı, yetiştirilen öğrenciler toplum içinde birer patlamaya hazır bomba gibi dolaşa bilirlerdi.İşte Do'nun önemi budur.Hersporcun denetlenmesi zordur.Ancak onları yaptıkları sporu kişiye temiz ahlak üstün karakter,sabır ve dayanıklılık kazandırdığı olgusu aşılanırsa başarı elde edilir.Eğer araştırılacak olursa ,hemen hemen tüm uzakdoğu sporlerının kurucusu Rahip yadaBudisttir.Demek oluyorki TAEKWON-DO dadece el ve ayakla yapılan bir dövüş değilrühi bir motivasyondur.Erken yaşta başlanılan taek wondo çoçuğun kendine güven duygusunun artmasına ,DO jank kuralları çerçevesinde toplum içindebu saygı kültürünün gelişmesine büyük katkı sağlar.Taekwondo ,selam ile başlar selam ile biter.Sporcuda aranan en önemli nitelik saygı ve disiplindir. 
TAEKWONDO NEZAKETLE BAŞLAYIP NEZAKETLE BİTER
Sporcu salona girdiğinden itibaren tüm ciddiyetiyle bayrağı ve hocasını selamlar.Aynı şekilde hocasına onlara eğilerek karşılık verir.Bu dsiplin çalışma bitene kadar devam eder.Taekwondocu herzaman Adil,tarafsız,haklıdan yana ve vatanperver olarak yetişir.

BİR MUMUN TİTREK HİSSİYLE


 
Bu mesajı alıntı ile cevapla



Titrek bir mum alevinde veya beş numaralı gaz lâmbasının cılız ışığında geçen gecelerimiz vardı bir zamanlar. O zamanlar tv denen ‘vakit çalar’ yoktu, radyomuzda hem saat başı haberleri, hem de kendi müziğimizi dinlerdik. Radyo dinlemediğimiz zamanlarda ise, bir köşeye çekilir, mütevazı dünyamızda hayaller kurardık. Böyle yapınca sanki onulmaz yaralarımız iyileşir, kendimizi mutlu hissederdik.

Bazen göz pınarlarımızdan sessizce kayıp giden göz yaşlarımıza vururdu bu cılız ışıklar, bazen yeni bir ümit bulmanın sevinciyle parlayan gözlerimize, bazen de çaresizlikle iki yana açılan ellerimize… Ama her hâlükârda o cılız ışıklar ruhumuzu ve çevremizi aydınlatırdı!..
Titrek mum ışığında zorlukla okunan yazılar daha mânâlıydı sanki. Dudaklardan dökülen her nağmenin ruha hitap eden bir yanı vardı. Şarkılar da, türküler de bizdendi ve onları bizden birileri söylerdi bir zamanlar.

Sevgilerimiz içten, özlemlerimiz daha bir tutkuluydu. Gecelerimiz daha kısa fakat mânâlıydı. O loş ışıkta, yüzün bütün çizgileri gözükmese de, sohbetler daha bir koyu ve tatlıydı. Dizi filmler ve filmlerin sahte kahramanları hayatımızın her alanını kaplamamış, dost ve komşu sohbetlerinin ana teması olmamışlardı henüz. Her yerde kendi dünyamız konuşulurdu. Sohbetlerimize mum diken tv olmadan önce, çaresizlerin dertleriyle hemhal olmak için çırpınanlar çoktu. O zamanlar dostlar için ayrılan vakitler dar değil, alabildiğine genişti. Aile hayatımızda ilgisizlikten şikâyetler çok azdı o zamanlar. Çocuklarımız şefkatin, merhametin ve sevginin pınarlarından kana kana içerlerdi.

Ve sonra hayallerimizin üstüne perde çeken elektrikler geldi evlerimize davetsiz bir misafir gibi. Etrafımızı ve bütün odalarımızı aydınlattı lâmbalar; ama sanki büyü bozuldu âniden. Zamanla içtenliğimiz de, sohbetlerimiz de başkalarının dertleriyle hemhal olmak da tarihe karıştı. Bize dâir birçok güzellik yanlarına kardeşliği de alarak o kadar uzaklara gittiler ki…
Gözlerimiz kitap sayfalarında artık gezinmiyor, o kanal senin bu kanal benim geziniyoruz, türküler yok dilimizde. Bütün her şey teknolojiyi nasıl, ne zaman ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeyen insanlar yüzünden bozuldu.

O eski dostluklarımız, sevgilerimiz, kardeşliklerimiz, diğerkâmlıklarımız geri gelse; eski günlerimize yeniden kavuşsak. Her şey mumların erimesi, fitillerin bitmesiyle tarihe mi karıştı gerçekten? Kaybettiğimiz benliğimizi bakalım bulabilecek miyiz yeniden? Oysa kalbimiz aynı kalp, ruhumuz aynı ruh, eski günlerdekinden ne eksik ne fazla. Üzerimizdeki ataleti bir atabilsek, kaybettiklerimizi aramaya başlasak her şey eskisi gibi olacak.

Eskiden bütün dünyaya kapalı Allah’a açıktı yollarımız; şimdi ne yazık ki, bütün dünyaya açık, insanlara ve Allah’a kapalı.



Hatice KESTİOĞLU/ Sızıntı Dergisi

HAT SANATI

Hat sanatı, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. Bu sanat Arap harflerinin 6. yüzyıl ve 10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Hat, Arapça çizgi demektir.

Türkler, Müslüman olduktan ve Arap alfabesini benimsedikten sonra uzun bir süre hat sanatına herhangi bir katkıda bulunmamışlardır, bu dönemde Hat sanatının Mükemmel örneklerine Rastlamak mümkün değildir.Bu dönemdeki biçim ve üslup var olan gelişmiş Türk Hat Sanat'ına benzememektedir. Türkler hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başladığı tahmin edilmektedir. Bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşadılar. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak Arap yazısına daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırdı. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürdü. Hafız Osman (1642-98) Arap yazısına estetik bakımdan en olgun biçimini kazandırdı. Bu tarihten sonra yetişen hattatların hepsi Hafız Osman'ı izlemişlerdir.

Türkler altı tür yazı (aklâm-ı sitte) dışında, İranlılar'ın bulduğu tâlik yazıda da yeni bir üslup yarattılar. Önceleri İran etkisinde olan tâlik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ölümü 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ölümü 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı. Türk hat sanatı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da parlaklığını sürdürdü, ama 1928'de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilince yaygın bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eğitim kurumlarında öğretilen geleneksel bir sanat durumuna geldi.

Şekillerine Göre Hatlar

Arab caligramı bir kuş biçiminde
Arab caligramı bir kuş biçiminde

İranlılar'ın bulduğu tâlik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. Örneğin Türkler'in geliştirdiği divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun'da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eğitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanılmıştır. Kolay yazıldığı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik'a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir. Rik'a ile altı yazı türünden biri olan rika birbirine karıştırılmamalıdır.

Büyüklüklerine Göre Hatlar

Hat sanatında yazılar büyüklüklerine göre de farklı adlarla anılırdı. Duvarlara asılan levhalarda, cami, türbe gibi dinsel yapılardaki kuşak ve kubbe yazılarında, her tür yazıtta kullanılan ve uzaktan okunabilen yazılara iri anlamında: celi adı verilirdi. Daha çok sülüs ve tâlik yazının celisi kullanılmıştır. Alışılmış boyutlardan daha küçük harflerle yazılan yazılara hurde, gözle kolay seçilemeyecek boyuttaki yazılara da gubari (toz) denilirdi.

Hat araç gereçleri

Öğrenci kaligrafın malzemeleri ve işi
Öğrenci kaligrafın malzemeleri ve işi

Hat sanatında da yazının temel aracı kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontulurdu. Celi yazılar ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanırdı. Yağlı isin çeşitli katkı maddeleriyle karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında kullanılan kâğıtlar da özeldi. Mürekkebi emip dağıtmaması, kaleme akıcılık sağlaması için kâğıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı

Hat eğitimi

Kuran
Kuran

Hat sanatıyla uğraşan kişiye “güzel yazı yazan sanatçı” anlamına gelen “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Başlangıçta alıştırma niteliğinde çalışmalara dayanan ve “meşk” adı verilen bu dersler tek tek harflerin yazılışının öğrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının öğrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen “icazetname” adı verilirdi. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla yazdığı bir yazının altına adını koyamazdı.

Latin hattı

Latin hattı, 20.Yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile kabul edilen latin harfleri ile İslam kültüründen gelen Hüsn-i Hat’ın (hat sanatının) bir bileşkesidir. Latin hattı temel olarak latin harflerinin hat sanatı estetiğinde yazılmasıdır. Latin hattı özellikle son 20 yılda önemli bir çıkış göstererek bu günkü halini almıştır. Günümüzde latin hattı ile uğraşan 20-30 kişi olduğu sanılmaktadır.

Hat sanatının ulaştığı ileri nokta için bir söz vardır: Kur’an Hicaz’da inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır. Bu söz cumhuriyet sanatçılarının hat sanatında miras almış olduğu birikimi özetler.

Hat sanatı, dünya üzerinde, Türk-İslam kültürünü en iyi şekilde temsil etmesine, tarihi bir geçmişe dayanmasına karşılık, günümüzde gereken ilgiyi görememektedir. 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile kabul edilen latin harfleri ile birlikte hat sanatı, halktan soyutlanarak sadece sınırlı sayıda sanatçının uğraştığı bir sanat dalı haline gelmiştir.

Latin hattı, bu noktada, halk ile hat sanatı arasında bir köprü olma misyonu yüklenmektedir.

Latin hattı, insanların hat sanatına olan ilgilerinin artması ve hat sanatına gereken ehemmiyetin verilmesi için bir basamak olmuştur.

Meşhur Hattatlar

 

HERKES DEĞİLSİN!

HERKES DEĞİLSİN!

Bİr vicdan ayaklanmasına doğru genişlerse kalbin/ şiir gibi yürürse ince ve narin...
Anla ki herkes değilsin!

Gel sevgilim biraz soluklanalım. Çok düştük biraz soluklanalım.
Maviye çalan bir çocuk geçsin gözlerimizden. Kara bir günü daha ifşa ettik mavilenelim.
Bir geceye daha sızdığımızın resmidir bu, bir karanlığı daha patlattığımızın.
Çok sesli bir koro orotoryomuzu yapın.
Cümlelerin arasından sızıp bulanık bir ırmakta sır olalım.

/ Son virdine yataklık yapacağımız bir derviş bulalım.Çıtı pıtı bir kente, tedavülden kalkmış ağır nefeslerle girelim. Ve kenarı çentikli bir bilboardın tam ortasına bağdaş kuralım.
Gel sevgilim, kapısı çalınmış evleri, yüzüne bakılmayan yetimleri hırkamızın altında, yüreğimizin boşluğunda saklayalım. /

Ah toprak künhüne varamadığımız rüyalar, kaç yerinden çatladı bir tohum, sis neden ellerimizden akar, hangi işaret bu kumpası bozar ve gözlerin neyin rengine çalar?
Bir geceyi daha bölelim, bir dilim sana bir dilim aç kurtlara...
Dudaklarım mühürlendi sevgilim sandım yeryüzü mühürlendi. Tenimde zahit bir ateş.
Ey aşk suretinde gelen yalan. Kocaman bir yüreğe değer gibi geçtin sokaklarımdan.
Ne kadar da sırnaşık bir heyüla göğümüzde asılı kalan güneş.
Dışın zaptedilmez harami. İçin sevgilim uyut beni.

Ruhumuzu darp eden isyan, erimez de saçaklarımızdan sarkarsa ihanet.
Cinneti o zaman sözlerinde tutuklu kalmış susuşlarım say.
Kabil emziren bir zamanla sürgit yoldaşların kahrı düşlerimizi kundakladığında bir sen bil herkes değilsin.

Ruhumuzun aynasında saklı kalan bir vahadır örgütlenmiş bu bahar.
Sen bilirsin bu kokuyu, yusuf'un zindanındaki küf, bu buğu.
Üzerimize serpilmiş kıyımdır; ya coğrafyamız talan ya da sevincimizin atıldığı bu dipsiz kuyu.
Alnımızın çatından sarkıtılmış sarkaç mahşerin tam ortasından geçip hüznümüze dokunuyor.
Ve ruhumuz sevgilim ölüm görmüş yalnızlıklara gömülüyor.

Uzatmalı bir iklim bu. Hiçbir şey kadar masum.
Buğday teninde bir sözcük düşer kalbine. Başak renginde bir  bahar çağır.
Ağlayan coçukların gözyaşlarnı çal. Sıkılmış bir yumruğun öfkesini tasdik et.
Ve öğret bana sevgilim demirin ve mizanın kavlince
Nedir sabrımızın  gergefine takılıp kalan bu ayrıksı
Bu sukunet...



Ömer İdris Akdin
Yolcu Dergisi
sayı: KıRk